Bir İstanbul Hatırası ile Köprüyü Geçmek

Aynı şeydir aslında ikisi de, bilenler bilir. Fatih Akın' ın son şeysi. Ee güzelliği diyeyim artık ne bileyim isimlendiremedim.
Gerçi ben son haftasonu ziyaretimde geçe geçe modifiye galata köprüsünden geçebildim ancak ama olsun hatıralar sağlam çok şükür. İstiklal caddesi hep beraber üstüme yürüdü, ürktüm. Yağmurun dinmesini bekledim Aurora'yla beraber, sevindim. Ayağıma takılıp düşen bir çocuğun ağlamasını susturmaya çalıştım, üzüldüm. Bademli kapuçino diye bir şey öğrendim, içtim, beğendim. Ufak ama çok güzel şeyler bunlar neticede. Bir de İstanbul Hatırasına gittim elbet. Boşuna ondan açmadık lafı, anlatacağızdır, sabırdır, dır dır, bi dur.
Öncelikle film (film diyorum ne yapayım? sinemalarda oynuyor işte.) hakkında adam gibi birkaç yazı görmek isteyenlere yönelik bağlantılarımızı veriyoruz. Benim en hoşuma giden yazılardan birisi beyazperde.com dan Murat Emir Eren' in yazısı. Kendisine katıldığımı ifade ediyor ve ellerine sağlık diyorum. Diğerlerini de siz bulun canım, çaylar şirketten gerisine karışmayız, lütfen.
Filmi övüp göklere çıkarmadan önce şunu söylemeliyim ki bu yapımdan zevk almanız için müzik konusundaki önyargılarınızı yer göstericiye emanet edip, koltuğa öyle oturmanız gerekiyor sinemada. Filmde Replikas'tan, Müzeyyen Senar'a, Orhan Gencebay'dan, Keşan'daki bir roman düğününe kadar çok geniş bir müzikal zenginlik var. Eğer müzik konusunda Allah belasını versin onların diyebileceğiniz türler veya kişiler varsa zevk alamamanız olası, bunu bir söylemek lazım baştan.
Önyargılarınızı iki saatliğine de olsa birisine emanet edip o koltuğa oturduysanız, buyrun artık sinemalarda fazla görmeye alışık olmadığınız yolculuğunuza başlayabilirsiniz. (Dikkat yazının buradan sonrası filmle ilgili aşırı ipucuna girebilir -sıpoylır diyorlar sanırım-. Gerçi o görsellik olmadan fazla etkili olmaz ama yine de ben çok pis gazlandım söyleme abi ya deme potansiyeline sahip kişilikleri uyarayım dedim.)
Filmde birçok vurucu sahne mevcut: En başta anlatıcımız, Einsturzende Neubauten’in basçısı, Duvara Karşı'dan Fatih Akın'ın kankası Alexander Hacker tam bir sempati, karizma ve gönül adamı. Baba Zula' ya basçı olarak da katılıp boğazda tekneyle yaptıkları olay tam bir görsel şölen. Özellikle sonlarda gösterilen, şafakta çekilmiş kısımlar. Ceza'nın takdir toplayan, hızlı konuşma rekoru kırabileceğini düşündüğüm performansı ve hemen arkasından, Jimi Hendrix sever babasının "langır lungur konuşuyorlar" yorumu, üstüne kızkardeşinin de rap yeteneğini sergilediği bölüm. Orhan Gencebay'ın 38 yıllık sazını bir bas gitar edasıyla çaldığı hatasız kul olmaz yorumu, Müzeyyen Senar'ın eski toprak ekibiyle beraber resmen gazinoların en şaşalı döneminden çıkıp gelmiş harika performansları. Hamamın mükemmel akustiğinde Aynur Doğan'ın inanılmaz güçlü sesiyle bir ara kulak zarıma kastederek söylediğini düşündüğüm kürtçe ağıt. Selim Sesler'in arkadaşlarıyla Keşandaki bir fasılda çaldıkları müzik ve herkesin birer birer solo atışı...
Tüm bunların yanında bir şey daha var ki ben hala orada kaldım. Filmde en çok yer alanlardan olan siya siyabend isimli, genelde istiklalde takılan sokak müzisyenlerinden kurulu grubun, boğaz manzarasına karşı, iki gitar ve bir de elde esrarla söyledikleri şarkı. Halen bilemiyorum ne olduğunu ama o umursamaz tavrın altından çıkan ses ve müzik öyle yakındı ki hala aklımda. Sözleri de şöyleydi hemen hemen: Hiç hiçbir şey bilmiyorlar, görmek istemiyorlar. Şu cahillere bak, dünyanın sahibi onlar. Onlardan değilsen sana zalim derler Hayyam dostum. Gerçi sözlük sağolsun sayesinde bazı kayıtlarını bulabildim ama o şarkı yok ne yazık. Doğaçlama söylediği parçalar ve Jim Morrison'vari tavır ve sözleriyle grubun vokalisti Bizon Murat gerçekten enteresan bir kişilik.
Hiç sevmediğin şey yok mu kardeşim diyeceksiniz. Var elbet olmaz mı? Ne kadar geniş olursa olsun sonuçta bu görülen ve dinlenenler İstanbul müziğinin yarısı değildir naçizane kanaatimce. Çok çok daha çeşitli olmalıydı ama o zaman da sıkıcı olabilirdi. Neticede bir kurgu söz konusu her ne kadar yapımın belgesel kimliği de olsa. Ve elbette ki onca çeşidi böyle bir süreye sığdırmak sorun olurdu.
"Yok anacım ağır gelir bize öyle belgesel melgesel. Kafam kaldırmaz şimdi. Yok mu şöyle çitos tadında bir seyirlik?" derseniz onu da yanıtlarız. Araştırmacı bloggerınız bu konuya da el attı ve Bay ve Bayan Smith filmini haftanın en kolay hazmedilebilen ama aynı zamanda açlık hissi de yaratmayan filmi seçti. Buyrun izleyin. Bak yüz küsür milyon dolar vermiş adamlar. Yanına iki harikulade yaratık koymuşlar. Yetmemiş bir de aşk dedikodusu çıkartmışlar. İzleyin canım kötü değil bak hakkaten diyorum yahu.


Dün gece bir yüzüklerin efendisi daha geçti televizyon ekranlarından. Kralın Dönüşü daha önceki bölümlerin uğradığı akibete uğrayarak verildi Kanal D tarafından. Önceki bölümü bir hafta gibi uzun denemeyecek bir süre önce aynı kanalda izlemiş olmamıza rağmen yine hakim olamadık sinirlerimize. Reklam aralarında dahiyane bir şekilde önce RTÜK ün kurallarına uyması niyetiyle konulduğunu düşündüğümüz üst köşede bu bir reklamdır yazan ibareye sahip reklamlar geçidi, ardından reklam cingılı ve yukardaki yazının kaybolmuş haliyle ikinci posta reklamlar, ardından ikinci bir reklam cıngılıyla yazının geri gelmesi ve bu reklam arası reklam çıldırtıcılığının yanında yine geçen haftadan alışık olduğumuz ancak bu sefer daha akılda kalıcı sahnelere uygulanan kesme işlemleri. Gondordan rohana gönderilen imdat çağrısı dağlar, tepeler, ovalar, nehirler aşacak diye umarken ulaaan meğersem hemen komşu dağın ardıymış at efendilerinin yurdu dedirttiler ilk kez izleyenlere. Gimli ile legolasın diyaloglarını fazla bulmuş olacaklar ki aragornun ölüm vadisine girme kararının arkasından gimli ve legolasın da bırakmayız abi, valla olmaz, ölümü gör tarzı cesaret repliklerini yine kurban verdiler reklamlara. Ayıp ettin Peter Jackson abi. İnsan bir danışır yapmadan önce ne kadar uzatayım bu filmi diye. e iş var, güç var, insanlar işe yetişecek ertesi gün değil mi. Böyle kesiverirler adamın filmini işte.


