<body><script type="text/javascript"> function setAttributeOnload(object, attribute, val) { if(window.addEventListener) { window.addEventListener('load', function(){ object[attribute] = val; }, false); } else { window.attachEvent('onload', function(){ object[attribute] = val; }); } } </script> <div id="navbar-iframe-container"></div> <script type="text/javascript" src="https://apis.google.com/js/plusone.js"></script> <script type="text/javascript"> gapi.load("gapi.iframes:gapi.iframes.style.bubble", function() { if (gapi.iframes && gapi.iframes.getContext) { gapi.iframes.getContext().openChild({ url: 'https://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID\x3d13199864\x26blogName\x3dH2Osfer\x26publishMode\x3dPUBLISH_MODE_BLOGSPOT\x26navbarType\x3dBLUE\x26layoutType\x3dCLASSIC\x26searchRoot\x3dhttps://hikio.blogspot.com/search\x26blogLocale\x3dtr\x26v\x3d2\x26homepageUrl\x3dhttps://hikio.blogspot.com/\x26vt\x3d-706403378579311251', where: document.getElementById("navbar-iframe-container"), id: "navbar-iframe" }); } }); </script>

Çarşamba, Şubat 01, 2006

Aa Hayatın Anlamını Buldum! - 2

(Diğer yazılar için: 1 - 3)

Hayır, iyiyle kötünün hikayesini henüz yazamadım. Bu sefer konunun başka yönlerini düşüneceğiz. İlk yazı zamandan bağımsız, gen davranışlarıyla ilgili fikir yürüten bir genelleme idi. Bu yazıda ise gelecekte neler olabileceğine dair kafa yoracağız.

Bir önceki yazımızda genlerimizin üzerimizde mantığımızdan daha baskın bir yönlendirmesi olduğundan bahsetmiştik. Hayatımız genlerin istediklerini temel alıyor fakat aklımız tarafından yürütülüyordu. Peki yaşam amacımız sadece genlerin istekleri üzerine kuruluysa, aklımız neden var? Öyle ya, yaşamını bilinç olmadan sürdüren birçok örnek var. Hayvanlar ve bitkiler gibi.

Bunu anlamaya çalışmak için elimizdeki verilere bakalım. İlkel yaşamından itibaren sürekli gelişme göstermiş bir insanlık. Sürekli yaşamını kolaylaştıracak buluşlar peşinde koşmuş ve günümüzde inanılmaz hızlı gelişen teknoloji çağıyla en üst noktasına ulaşmış. Hiç gerilememiş, sürekli yeni ilaçlar bulmuş kendisini iyileştirecek, makineler yapmış işini kolaylaştıracak. Bir sürü savaş, kıtlık, afet görmüş ama hiç gerilememiş bu gelişme.

Peki gerçekten böyle midir acaba? Her gün gazetelerde inanılmaz buluşlar gördüğümüz, bilgisayar işlemcilerinin hızlarının her yıl ikiye katlandığı bu dünyada gerçek amaç insanlığın rahatı mıdır? Artık bilgisayarların kablosuz haberleşebildiği, beyinden görüntü alma çalışmalarının yapıldığı**, cep telefonlarının yakın zamanda insan vücuduna entegre olmaya başlamasından bahsetmenin bilim kurgu olmaktan çıktığı bir çağdayız. Amaç nedir? İnsanların yataktan kalkmadan yaşadıkları bir dünya mı? Teknolojinin yararlarından bahsedildiğinde ilk başta insanlığın hayatının kolaylaşması sayılır ama kim acaba buluşlarını bu duyguyla yapıyor? Ucunda para kazanmak olmasa, buluşların da sonu gelir diyebilir miyiz?

Bence diyemeyiz. Çünkü insanoğlu bütün bu gelişmeyi çok daha farklı bir güdüyle gerçekleştiriyor. Daha fazla ve süratli haberleşen, daha fazla birlik olmuş, daha gelişmiş yeni bir yapı inşa ediyor. Aynı tek hücreyle başlayan yaşam gibi. Hücreler giderek daha karmaşık birliktelikler kurarak güçlerini arttırır, diger tek hücrelilere karşı üstünlük sağlarlar. Bu genlere kazınmış bir varoluş bilgisidir. Daha güçlü olacaksın! güçlü yapı içinde görev bölümü yapılarak hücreler yeni görevler alır. Bu görevleri yapabilmek için evrim geçirirler. Her gerekli şart sonraki nesillere aktarılır ve gerekenin yapılması için gerekli evrim sağlanır. Sonuçta bitkiler, hayvanlar gibi gelişmiş yapılar oluştururlar. Yeni yapı artık eski tek hücreli yaşamı için endişe etmez ancak önünde yeni tehlikeler vardır. Diğer gelişmiş yapılar. Onlardan güçlü olabilmek için yeni ve daha güçlü yapılar inşa etmelidir.

İnsan aklı burada devreye girer. Artık insan türü diğerlerinden üstündür. Onları kontrolü altına alabilecek güce aklı sayesinde sahip olabilmiş, onlardan endişe etmesine gerek kalmamıştır. Belki de bu yeni yapı ona daha karmaşık ve gelişmiş başka bir yapı kurmasını sağlayacaktır.

Bu noktada biraz hayalgücümüzü zorlayalım. Yukarıda saydığımız teknolojik gelişmeler, yani kablosuz veri iletişimi, beyin ile elektronik haberleşme imkanı ve vücuda monte edilmiş iletişim araçları gibi yenilikler tek başlarına yeterince heyecan verici iken, bütün bunların hep beraber uygulanabildikleri günleri hayal edelim;

Çocuklar doğduktan belli bir süre sonra operasyon geçiriyor ve gözlerinin içinde kamera*, kulaklarının içine ses vericisi*
ve ağızlarına mikrofon takılıyor. Vücutlarına yerleştirilen ve beyin tarafından komut verilebilen** mini işlemci sayesinde
bu cihazların hepsini düşünce gücüyle kontrol edebiliyorlar. Bu işlemcinin sahip olduğu kablosuz haberleşme yeteneği* sayesinde diğer insanlarla haberleşebiliyor, istedikleri taktirde onların gördüklerini görüyor, duyduklarını duyuyor, bir bakıma onların içine girebiliyorlar.

Bu gerçekleştiğinde insanlık artık yeni üstün türünü yaratmış olacak. Tıpkı insan vücudunu oluşturan hücreler gibi her insan yeni yapının ortak amacı için hareket edecek. Artık kararları kimin verdiği, patronun kim olduğu tartışılmayacak. Karar mekanizması gerekli kararları üretecek ayrı bir topluluk olacak ve geri kalan topluluk için o kararın tartışılması diye birşey söz konusu olmayacak. Beynin verdiği kararların vücut tarafından yerine getirilmesi gibi herkes o amacı gerçekleştirmek için çalışacak. Diğer yandan nasıl insan vücudunda kalbin durdurulması söz konusu olamıyorsa, yeni yapının karar mekanizması da yapıya zarar verecek kararlar vermeyecek.

İş bu noktaya gelebilirse ki çok da uzak durmuyor benim görüşümce, sonraki gelişmeleri kestirmek oldukça güç. Belki ileride onlardan da bahsedecek kurguya sahip olurum. Şimdilik bu kadar.

10 Yorum:

At 15/2/06 11:04, Anonymous Adsız said...

Devam yazısısıyla gittikce çeşitlenen bu konu,içinden bir cümle çekilerek ,nasıl başka mecralara doğru sürüklenmeye çalışılır


''kim acaba buluşlarını bu duyguyla yapıyor? Ucunda para kazanmak olmasa, buluşların da sonu gelir diyebilir miyiz?''
hikio

''insanları araştırmaya yönelten pek çok neden vardır;1.sı entellektüel merak-gerçeği öğrenme arzusu,2.sı profesyonel saygınlık 3.sü başarma hırsı, mevkii, ün hatta para ve onun getireceği güç.İşinizi yaptığınızda başkalarının mutluluklarının artmasına ya da acılarının hafıfletılmesıne katkıda bulunmuş olmayı görmek hoş bir duygudur ancak siz o işi bu nedenle yapmamışsınızdır.o halde bır matematıkçi ,bir kımyacı,hatta bır fizyolog bana çalışmalarındaki güdünün insanlığa yararlı olmak olduğunu söylerse ona inanmam(inansam bile bundan dolayı onu daha saygıdeğer bulmam).ona etken olan bu bahsettıklerımdır. bunda da dürüst bir insanın utanması gereken bir şey yoktur.''
g.h. hardy
(bir matematıkçinin savunması)

 
At 15/2/06 11:52, Blogger eren said...

Kabul etmem gerekir ki konunun sonunda ulaştığım bölüme yaptığım geçiş çok ikna edici olamamıştır. Bu nedenle bu cümle ile nasıl olur da oralara varırsın deyişini haklı buluyorum. Bunun nedeni ise benim yazının sonunu başından önce oluşturmuş olmam ve aradaki geçişi güzel kurgulayamamamdır. Yani tamamen benim beceriksizliğim.

Öte yandan yukarıda sıraladığın insanı araştırmaya yönelten nedenlerin hepsinin dayandığı yer yine insan arzu ve duygularıdır. Açıkladığın bu nedenler, aslında benim yazıda anlatmaya çalıştığım sebebini bilmediğimiz duygulardandır. Yazdığın sebeplerin, bu duyguların daha da altında yatan sebeplerle uğraşmaya çalışan bir yazı için hala yeterli açıklama olmadığını düşünüyorum. İlgin için teşekkürler.

 
At 15/2/06 12:51, Anonymous Adsız said...

ben alıntı yaptım fikirler matematıkçi g.h. hardy nın

 
At 16/2/06 23:54, Blogger eren said...

Alıntı yaptığına göre katıldığını varsayabilir miyim?

 
At 17/2/06 16:09, Blogger neyfa said...

Karar mekanizması gerekli kararları üretecek ayrı bir topluluk olacak ve geri kalan topluluk için o kararın tartışılması diye birşey söz konusu olmayacak.
Diğer yandan nasıl insan vücudunda kalbin durdurulması söz konusu olamıyorsa, yeni yapının karar mekanizması da yapıya zarar verecek kararlar vermeyecek.

Vücut için geçerli bu hiyerarşinin insan topluluğu için de geçerli olacağından şüphe ettim şimdi, vücutta beyin beyindir, kalp kalptir, biri diğerinin yerine geçemez, ama insanlar gerekli koşullardan geçince birbirlerinin yerine geçebilir, böyle bir ihtimal bile genleri tekrar devreye sokarak “neden ben olmayayım ki” diye insanları düşündürtmeden olmazmış gibi geliyor bana.
Hiyearşi yanında beyinin karar mekanizmasının yapıya zarar verme/me durumu vücutta bile aksıya biliyor-delilik isaac asimovun bir kitabında vardı, insanlar kendilerine güvenemedikleri için bu tip bir yapılandırmada kararı bilgisayara bırakıyorlardı, kimbilir, vücudumuza mekanik yerleştirecek cesaret varsa soyumuzda, kendi karar verme sürecini hafifletmek ve düzene sokmak için yine kendinin yarattığı bir mekanizmaya güvenme cesaretini de neden göstermesin?tabi benim gibi bazı ilkellik yanlıları göstermesin derse onu bilemem.

 
At 17/2/06 17:58, Blogger eren said...

"Vücutta beyin beyindir, kalp kalptir, biri diğerinin yerine geçemez" dedikten sonra "Hiyearşi yanında beyinin karar mekanizmasının yapıya zarar verme/me durumu vücutta bile aksıya biliyor" dediğini okuyunca ben de tereddüt ettim şimdi. İşler vücutta da o kadar kesin değil demek ki.

Bu düşünceyi oluştururken hareket noktam; vücudumuzu oluşturan hücrelerin de bir zamanlar kendi başlarına birer yaşam formuyken daha sonra bir araya gelip böyle daha gelişmiş yapılar oluşturabilmesiydi. Eğer genlerimize kazınmış hayat amaçlarımızdan birisi de bu ise ve daha karmaşık yapılar oluşturmaya çalışıyor isek acaba genlerimiz, bilinçli yaşamımızı bu yönde gelişmeye sevk ediyor olamaz mı diye düşündüm.

Vücuda bu gözle bakınca sanki hepsi kendi alanlarında uzmanlaşmış ve etik değerlerine sonuna kadar bağlı bir çok birey varmış gibi görünüyor. Bu değerlere o kadar bağlılar ki beynin bütün yapı için en doğru kararı vereceğini kabul etmişler ve kontrolü ona bırakıp görevlerine kendilerini adamışlar.

Şu anki dünyada elbette gerçekleşmeyecek bir düşünce ama yazıdaki teknolojik gelişmelerin üzerine bugünkü dünyamızın çıkar çatışmalarından ve kişisel hırslarından arınabilmiş bir insan modelini koyarsak gideceğimiz nokta bu mu olurdu acaba diye yapılan bir beyin egzersizi diyelim bu yazıya. Elbette bir fantazi, varsayım. Yazarınız kafayı yemiş değil (henüz).

 
At 19/2/06 10:48, Blogger neyfa said...

teknolojik gelişmelerin üzerine konumuş günümüz çıkar çatışmalarından ve kişisel hırslarından arınmaya çalışan insan modeli;Bu modern bir cennet tanımı gibi olmuş...
İyi ve kötünün hikayesini yazmadım henüz demişsin, ama yazmışsın aslında.
Fantaziye varsayıma gelince zaten olmadan olmaz ki.en keyifli yazın bu olmuş.
"bugünün gerçekleri geçmişin fantazileridir." B.Shaw

 
At 20/2/06 21:10, Blogger eren said...

Modern bir cennet tanımı diyecek kadar iddialı olmasına gerek de yok aslında. Konuşmayı bile bilmeyen mağara adamlarını düşünelim; Günümüz dünyasını hayal edebilseler, birbirleriyle bu kadar kolay ve sorunsuz anlaşabilen insanların varolacağını görebilseler, her gün hayatta kalma mücadelesi verdikleri dünyalarının yanında bizim dünyamız cennet gibi kalacaktır. Bizim yaşadığımız sıkıntılar onlara çok basit gelecek ve hiç anlamayacaklardır. İleride de bahsettiğim onca büyük teknolojik gelişmeyle birlikte insanların hayatı da kolaylaşacak, kolaylaştıkça sıkıntılar, kişisel çıkar çatışmaları kaybolmasa da azalacak, bu da etik değerlere bağlı kişi sayısını arttıracaktır diye düşünüyorum.

 
At 21/2/06 18:39, Blogger neyfa said...

toparlamaya çalışıyorum ama zor oluyor; bugünü artılar(gelişme,haz,kolaylık, vs vs), bir de eksiler(problemler) olarak basitçe sınıflayalım.
mağara adamı zamanında problem 1 ise artısına da 1 olur.
aradan zaman geçti evler yapıldı diyelim orta çağdayız; problem oldu 1500(çünkü insanlar gittikçe daha karmaşık yapılar kurmaya başlıyorlar),artısı da aşağı yukarı bu civar olur, günümüzde rakam ulaştı 100000'a (mesela)
şimdi geriye o mağara adamına dönelim alıp buraya getirelim.adam kendini cehennemde sanacaktır ve haline şükredecektir.) "cennet" geride duran insanın ileriye baktığı "daha" diyarıdır; ama bu "daha" diyarının zamanın getirdiği birikmeden farkı sadece artıların daha olmasıdır, eksiler cennete bakan adamın zamanında donar.yoksa ölümsüzlük cennet olurdu. bir saniye yukarı dönüp bakayım ne demek istiyorum,

"gelişmeyle birlikte insanların hayatı da kolaylaşacak, kolaylaştıkça sıkıntılar, kişisel çıkar çatışmaları kaybolmasa da azalacak"

artılar çoğalırken, eksiler azalacak, işte bu yüzden de cennet tanımında ısrar ediyorum.çünkü malesef hayatın doğası eksi ve artıyı dengede tutmaktır,birini daha az ummak insanın bencilliğindendir, aslında cennet bu dengeyi anlamak bana göre.

 
At 21/3/06 17:35, Blogger eren said...

Burada iyileşme ya da kolaylaşma derken insanlar arası iletişimin bu derece basitleşmesi durumunda yaşanacak kolaylıklardan bahsediyordum. Mağara adamı örneğini de iletişimi düşünerek vermiştim, bu yüzden farklı yerlere gitmiş gibi konu. Benim düşüncem; o adam bugünkü dünyamıza geliverse, ne para kazanma derdimizi, ne sosyal ilişkilerimizdeki sorunlarımızı ne de işe giderken otobüsü kaçırdığımız için çektiğimiz sıkıntıları anlayabilir. Tek gördüğü birbirlerinin kafasına odun indirmeden, sadece bir takım sesler çıkararak bir arada yaşayabilen insan topluluğu olur. Bugün için ilkel olarak değerlendirdiğimiz hareketler bile onun için anlaşılmaz olacak, belki tanrıların dünyasına geldini bile düşünecektir. Bu yüzden kendisini cehenneme gelmiş gibi hissedeceğini sanmıyorum.

"Artılarla eksiler dengede kalacaktır" a katılıyorum. Yeni artılar beraberinde yeni eksiler getirecektir ancak sorunlar farklılaşacak ve onlara da yeni çözümler bulunacak, bu döngü sürüp gidecektir.

 

Yorum Gönder

<< Home

Creative Commons License
This work is licensed under a
Creative Commons Attribution-NonCommercial-NoDerivs 2.5 License.